T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Erzurum İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü

Erzurum Kongresi


ERZURUM KONGRESİ (23 Temmuz-7 Ağustos 1919)
Mondros Ateşkes Antlaşmasının 24. Maddesi’nde : ‘’ 6 doğu vilayetinde bir karışıklık çıkarsa, o illerin derhal güvenliği sağlanması adına işgal edilecektir’’. Yani ne denmek isteniyor, Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti’nin kurulacaktır. Lakin Emperyalist trollerin göz ardı ettikleri bir gerçekliliği dikkate almaktan da aciz kaldıkları ortadadır. Bu gerçeklik damarlarında özgürlük, hür yaşama inancını taşıyan Aziz Türk milletinden başkası değildi. Esaret altında yaşamaktansa ölmeyi yeğleyen bir milletin mevcudiyetine kast etme cüretinden başka bir şey değildi.
İşte Erzurum Kongresi, Sömürgeci teoremciler tarafından bir oldu bitti ile hayata geçirilmeye çalışılan bu senaryoya karşın, ‘’ Vatan biri bütündür parçalanamaz’’ şuuruyla yakılan bir bağımsızlık meşalesidir. Emperyalistler için ebediyen görecekleri bir hayalden öteye de geçemeyecektir.
Peki, bu noktaya nasıl gelindi, Anadolu’da böyle bir durumun oluşmasına nasıl zemin hazırlandı. Şöyle kısaca siyasi Tarihe bakarak kısaca bir değerlendirme yapalım.
Osmanlı Devleti ve Batı Emperyalistlerle Başlayan Mücadelesi
Sanayi Devrimi, İngiltere’de 1750 ile1830 yılları arasında ilk olarak ortaya çıkar. Yani üretim alanında insan gücünden makine gücüne geçişi tanımlar. Ve zamanla tüm Avrupa’yı kasıp kavuran bir hızlı üretim hareketi olarak yaygınlaşır. Üretim artar, devasa fabrikaların aksamadan çalışması için Avrupalı devletler arasında müthiş bir ham madde kaynağı ele geçirme rekabetini de başlatır. Demiryolu ve deniz yolu ulaşımı hızla gelişir.1869’da Süveyş kanalı bir Fransız şirket tarafından finanse edilerek açılır,1914’te Panama kanalı yine İngiliz ve Fransızlar tarafından açılır. Ardından sömürgecilik akıl almaz bir hızla yayılır. Çünkü işletmelerin hammadde ihtiyacı karşılanmalıydı. Bu bağlamda Avrupalı devletler arasında kıta hâkimiyeti mücadeleleri hız kazandı. Öyle ki İngiltere öylesine yayılım gösterecektir ki kendisine ‘’ güneş batmayan ülke’’ unvanını kazandıracaktır. XIX. yüzyıl boyunca İngiltere, Fransa ve Rusya bu mücadelenin odak noktasında olmuşlardır. Tarihler 1870’leri gösterdiğinde bu kez Almanya ve İtalya da bu mücadelede varız demeye başladılar.
Ve Osmanlı Devleti. Bu durumdan büyük oranda olumsuz etkilenecektir ve hatta sonunu getirecektir. Çünkü devrim, küçük işletmeleri yok ediyordu. Osmanlı devletinin zaten ağır sanayisi yoktu. Mevcut geleneksel kol gücüne dayanan küçük işletmeler Avrupa’dan esen bu devrim rüzgârları karşısında ayakta kalması mümkün değildi. Bu durumu İngiltere’nin fark etmemesi mümkün değildi. Çünkü hem içeride siyasi çalkantılarla uğraşan, kendi valisine(Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa) dahi söz geçiremeyen bir Osmanlı devleti var hem de muazzam bir ham madde yataklarına sahip bu devletin, diğer Avrupalı devletlere kaptırılmaması gerekliliği var.1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşmasıyla İngiltere, Osmanlı Devletini tamamen kendisine mahkûm ediyordu. Hem devasa Osmanlı pazarını ele geçirmiş oluyor hem de siyasi geleceğini ipotek altına almış oluyordu.
Osmanlı Devleti ateş çemberine alınıyor…
Bu süreç öylesine hızlı işliyordu ki Osmanlı devleti artık İngiltere’nin bir nevi dominyonu olması yolunda hızla ilerliyordu. Gelinen noktada Osmanlı devleti dışarıya ham madde satan ve dışarıdan üretilmiş ürün alan bir ülke haline gelmişti. Ekonomide başlayan bu hızlı gerileme, Sultan II. Abdülhamit Han’ın 1883 te Muharrem Kararnamesi olarak tarihe geçen bir fermanla İflası açıklaması ve Düyun-u Umumiye ‘nin kurulmasıyla çöküşü başlatacaktır. Artık Osmanlı devleti Avrupalı devletlerin her türlü ham maddesini karşılayan ve bu sebeple ‘’hasta adam’’ olarak yaşatılması gereken bir devlete dönüştürülmüştü. 20.yüzyıla bu sıkıntılarla girilmiştir. Fakat asıl dağılma ve parçalanma süreci bu yüzyılda başlamaktadır. Her açıdan tecrit edilmiş bir Osmanlı devletini idare eder görülen İttihat ve Terakki Cemiyeti, siyasi yalnızlık içinde kalınmaması gerekliliğini düşünüp yaklaşan bir dünya savaşında saf aramaya yönelecektir.
Ve 1.Dünya Savaşı
Tarihler 28 Haziran 1914’ü gösterdiğinde milliyetçi duygularla kışkırtılan pirinçip isimli bir Sırplı öğrencinin Avusturya- Macaristan veliahdını Bosna-Herseği ziyareti esnasında öldürülmesiyle başlayacaktır. Bu bir bahaneydi. Çünkü iki blok, İttifak ve İtilaf bloğu arasında savaş kaçınılmazdı. İngiltere sipariş edilen parası önceden ödenen I.Osman ve Reşadiye zırhlılarını anlaşmalara uymayarak Osmanlı devletine teslim etmemiştir. Bunu gören Almanya sinsi bir şekilde İttihat ve Terakki Cemiyetiyle işbirliği, silah ve ittifak anlaşması yapacaktır. Osmanlı devleti için cazip bir müttefik görülen Almanya, Goben ve Breslav (hükümet tarafından Yavuz ve Midilli ismi verilecektir.) zırhlılarının Rusya’ya saldırmasıyla da bizzat kendi yanında savaşa sokar. Artık Osmanlı Devleti I.Dünya Savaşının içerisindedir. Siyasi travmalar yaşayan devletin, ya var olma ya yok olma mücadelesine sahne olacak bu savaşla dört bir yanında Cepheler açılacaktır. Kafkasya’da, Süveyş’te, Çanakkale’de, Suriye’de, Kut’ül Amare’de, Hicazda.
Çanakkale’de ve Kut’ül Amare’de kazanılan başarılara rağmen bütün cephelerde maalesef Osmanlı ordusu büyük kayıplar veriyordu. Ancak tam bu süreçte önemli bir gelişme olur. Çanakkale cephesinde Mustafa Kemal Paşanın dahi yönetimi, Türk ordusunun vatan aşkıyla hem İtilaf donanmasını Çanakkale boğazına gömüyor, hem de Anzakları mağlup ediyordu. Bunun nihayetinde Çarlık Rusya’sında Ekim 1917 ihtilali (Bolşeviklerin darbesi) meydana geliyordu. Akabinde Rusya ile Osmanlı Devleti 3 Mart 1918 de Brest- Litovsk antlaşması yapılır.
Böylece ;
1.1878 Ayastefanos antlaşmasıyla Rusya’ya kaptırdığımız Elviya-ı Selase üç vilayet Kars, Ardahan, Batum kurtarıldığı gibi bütün Doğu Anadolu’dan da çekildiğini kabul ediyor,
2. Artık İtilaf Bloğuna düşman olan Bolşevikler, savaş esnasında birlikte yaptıkları Osmanlıyı Savaş sonrası parçalamak adına yaptıkları ‘’ Lenin’in ifadesiyle: ‘’Haydutlar Antlaşmalarını’’ dünyaya ilan ediyordu. O zamana kadar İngiltere belki de hiçbir devletten böyle bir darbe yememişti.
İngiltere Rusya’nın çekilmesiyle ortaya çıkan boşluğu hemen doldurmalıydı. Avrupa’nın siyasi yaşamından uzak duran Amerika savaşa sokulmalıydı. Amerikan başkanı Wodrov Wilson, kendi adıyla anılan 14 maddelik Wilson ilkelerini İngiltere’ye kabul ettirdi ve basit bir deniz altı bahanesiyle savaşa girer savaşı bitirir. Savaş, İtilaf Devletlerinin başarısıyla fakat milyonlarca asker ve sivil insan kaybıyla sonuçlanacaktır. Hiç vakit kaybedilmeden mağlup olan Almanya ile Rothendas, Avusturya- Macaristan imparatorluğu ile Villagusti, Bulgaristan ile Selanik ve 30 Ekim 1918’de de Osmanlı Devleti ile Mondros’ta Ateşkes Antlaşmaları imzalattırılır, bir nevi bu devletleri her alanda tahakküm altına almaktı.
Mondros Ateşkes Antlaşması İmzalanıyor…
Limni Adasında, Mondros Limanında İngiliz Agamemnon gemisinde İngilizler adına Amiral Arhtur Calthorpe ve Türk heyeti adına Hüseyin Rauf Orbay’ın imzaladığı 25 maddelik bu mütareke ile Osmanlı devleti her açıdan İtilaf devletleri tarafından işgale açık hale getiriliyordu.
- 7. madde ( müttefikler, güvenlikleri tehlikeye girdiği an istedikleri yeri işgal etme hakkına sahiplerdir. ) öylesine tehlike içeren bir maddeydi ki keyfi olarak istedikleri zaman istedikleri yerleri işgal edebileceklerdi. Bu da Osmanlı topraklarını iyice savunmasız ve haksız işgallere açık hale getiriyordu. Haksız çünkü Wilson ilkelerinin bir maddesinde ‘’ galip devletler, mağlup devletlerden toprak ve savaş tazminatı alamayacaklar ’’deniyordu. İngiltere bu maddeyi kabul ederek, Amerika’yı ikna etmiş savaşa sokmuştu. Ancak hem sözünde durmayacak Musul’u işgal edecek hem de Amerika’yı küstürüp tekrar Monreo doktrinine dönmesini sağlayacaktı. İngiltere, Amerika’nın sömürge bölgelerinde ve dünya siyasetinde söz sahibi olmasını asla istemiyordu. Kraliçe Victoria’nın hayallerini mutlaka gerçekleştirmek zorundaydı. Fransa da savaş sırasında İngiltere ile yaptığı Skeys-Picot gizli anlaşmayla kâğıt üzerinde elde ettiği Hatay dört yolu işgal ediyordu. İtalyanlar Akdeniz bölgesini, Yunanlılar Batı Anadolu’yu işgal ediyorlardı.
- 24. madde ( Vilayet-i Sitte de, altı ilde: Erzurum, Van, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis, Harput, Sivas gibi vilayetlerde vuku bulacak bir karışıklık karşısında buraların intizamı adına işgal hakkını itilaf devletleri saklı tutar. ) bu madde ile Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletini tesis ederek Anadolu’nun Orta Asya ile bağlarını koparmak ve işgal hareketlerini de dünya kamuoyuna haklı göstermek gibi kazanımları elde ediyordu.
İşte bu oldu bittiler karşısında ne Anadolu halkı işgallere sessiz kaldı nede vatanperver Osmanlı subayları.Yani Mustafa Kemal Paşa, Kazım Karabekir paşa, Fevzi Çakmak, Refet Bele gibi daha pek çok ismini burada zikredemeyeceğimiz subaylar.
Mustafa Kemal paşa bu gelişmelere çok büyük tepki verir. Mütarekenin doğurabileceği akıbetleri doğru görmüştür. Derhal dönemin Sadrazamı Ahmet İzzet Paşaya itirazlarını bildirecektir. Mütarekenin bir yok oluş antlaşması olduğunu izah eder. Sadrazamın sessizliği karşısında durumu protesto edecek, emri altındaki birliklere asla dağılmamalarını, silahlarını teslim etmemelerini emredecektir. Bu ağır eleştirilerinden çekinen ve itilaf devletlerinin baskısından korkan İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşadan da kurtulmak için Yıldırım Orduları Gurup komutanlığını ve 7.Orduyu lağv edecektir. Suriye’de bulunan birliklerini dağıtıp İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa, Dolmabahçe Sarayının önünde demirlemiş İtilaf donanmalarını görünce gözü yaşlı bir şekilde yağveri Cevat Abbas’a dönerek ‘’geldikleri gibi giderler’’ diyecek ve Anadolu’nun istiklali için o an kararını vermiş olacaktı.
Anadolu’nun İşgaline Tepkiler…
Anadolu’nun haksız işgaline hiç şüphesiz ilk büyük tepkiyi Mustafa Kemal Paşa vermiştir. Buna Anadolu halkı protestolarıyla, Maraş’ta Sütçü İmamın Fransızlara sıktığı ilk kurşunla, Kara Fatmaların destansı mücadeleleri bazı örnekleri teşkil etmiştir. Bu beklenmedik hareketler karşısında ne yapacağını bilemeyen İtilaf devletleri işgallerini yoğunlaştırıp baskılarını daha da artırdılar. İşgalleri kolaylaştırmak için hemen hemen bütün bölgeleri kapsayan bölücü, parçalayıcı, ideolojik yandaş zararlı cemiyetler kurdurdular. (İngilizlerin doğrudan desteklediği Rumlar’ın hem Batı Anadolu’da Mavri Mira ve Etniki Eterya hem de Doğu Karadeniz’de Pontus Rum Cemiyeti, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da İngiliz ve Fransız buyruğundaki Taşnak, Hınçak, Sötyun, Ermeni İntikam cemiyetleri ) ve tabi ki isimlerini burada sıralayamacağımız yüzlercesi daha. Bunlar yetmiyor gibi içerideki mandacıların kurduğu siyasi örgütler… ( İngiliz muhipler, Wilson Muhipler, … Ve niceleri) velhasıl durum çok vahimdir.
Anadolu olanlar karşısında Anadolu da büyük bir hareketlenme- Siyasi ve Askeri olarak- başlamıştır. Siyasi olarak Zararlı Cemiyetlere karşı bölge bölge panzehir niteliğinde Müdafa-i Hukuk Cemiyetler ortaya çıkmaya başlamıştır. Trakya’dan İzmir’e, Trabzon’dan Doğu Anadolu’ya, Kilikya’dan yurdun her tarafında direniş ve örgütlenme başlamıştır. Merkezleri İstanbul’dur fakat Anadolu’ya yayılmışlardır. Kuvay-ı Milliye. Türk Kurtuluş hareketinin milis kuvveti. Ordusu dağılmış savunmasız bir devletin il askeri savunma kuvvetleri. Çerkez Ethem, Demirci Mehmet, Yörük Ali Efe, Şahin Beylerle başlayan bu oluşum, doğu Anadolu hariç (Kazım Karabekir Paşa ve 15.kolordunun varlığı bu bölgede gerek duyulmamıştır.) hemen her bölgede düşman işgallerini yavaşlatıyor, düşmanı yıpratıyor Anadolu halkına da cesaret veriyordu.
Kurtuluş Savaşına doğru…
Mustafa Kemal Paşada boş durmuyordu. İstanbul’da hükümet ve aydınlarla yaptığı Anadolu’nun bağımsızlığı adına neler yapılabilir çalışmaları boşa çıktığını görür. Derhal güvendiği silah arkadaşlarıyla İstanbul’dan 16 Mayıs 1919 Anadolu’ya hareket eder. Ve Nutukta kendi deyimiyle ‘’ 19 senesi Mayısının 19. Günü Samsuna çıktım’’ diyerek, Türk İstiklal Mücadelesini Samsunda başlatır. Samsuna 9.Ordu müfettişi olarak gelmiştir. Görevi Anadolu’nun işgalciler lehine asayişini sağlamak. Yoksa 7. maddeyi hayata geçirmekle tehdit ediyorlardı. Mustafa Kemal Paşanın böyle bir amaca hizmet etmediği daha ilk çalışmasıyla, Samsun Raporuyla anlaşılmıştır. Anadolu derhal uyandırılmalıydı. Çünkü Osmanlı Hükümeti olaylara tamamen kayıtsızdı. Hatta direniş hareketlerini ortadan kaldırmak için nasihat heyetleri görevlendirerek halkın işgalcilere karşı gelinmemesi gerekir yoksa İstanbul ve iç Anadolu’da elimizden çıkabilir, gibi korku salınmaya çalışılıyordu. Mustafa Kemal Paşa, aşağıda sıralayacağımız çalışmalarıyla Anadolu İstiklal hareketini örgütleyecektir.
1. 22 Mayıs 1919’da Samsun Raporuyla, Karadeniz de Rumların değil Türklerin soykırıma uğradığını İstanbul hükümetine ileterek ve halktan bunun gizlendiğine dair üzüntüsünü belirtiyordu.
2. 28 Mayıs 1919’da Havza’da genelge yayınlayan Mustafa Kemal Paşa tüm Anadolu’yu işgalleri protesto etmeye silahlarını teslim etmemeye, direnişe kurtuluşa çağırıyordu. Tıpkı Bilge Kağan’ın asırlar ötesinden (‘’ Ey Türk! Silkin ve kendine gel. Senin ırkın esarete alışkın değil…) gibi seslenmesi. Ve İstanbul İzmir Adana ve daha nice yerlerde öylesine protestolar ve tepkiler dışa vurulmaya başlıyor ki, itilaf devletleri İstanbul hükümetine yoğun baskılar kuracaklardır.
3. Hükümetin geri dön emirlerine kulak asmayan Mustafa Kemal Paşa Amasya’ya geçer ve 22 Haziran 1919 da İhtilal beyannamesi olan Amasya Genelgesini ilan eder. Bu öyle bir genelgedir ki İtilaf devletlerini çılgına çeviren, İstanbul Hükümetini aleni yok sayan, Anadolu halkını yüreklendiren Bağımsızlık ve Egemenlik manifestosuydu.
Ve Erzurum Kongresinin ilk vurgusu…
Genelgede Sivas’ta Ulusal bir kongre toplanması gerekir deniyor. Lakin bu kongre hazırlık sürecini yaparken Erzurum’da Doğu Anadolu’da faaliyet gösteren Ermeni komitacıların faaliyetlerine son vermek namına bir kongre düzenlenmesi gerekliliği belirtilir. İstanbul Hükümetinin Mustafa Kemal Paşayı görevinden aldığını ve hakkında tutuklama kararının çıkarıldığı tebligatı eline geçmeden kendisi zaten askerlik görevinden istifa etmiştir ve sivil olarak Erzurum’a arkadaşlarıyla beraber kongreyi düzenlemek için yola çıkmıştır.
İşte buraya kadar yani Erzurum kongresinin yapılışına nasıl gelindi, bir millet nasıl yok edilmeye çalışıldı ve bir coğrafya, sanayi devriminin getirdiği sömürgecilikte Akif’in deyimiyle tek dişi kalmış canavara dönüşen Avrupalıların Anadolu’da ki tahakkümlerini özetledik. Şimdi tamamen bölgesel amaçlı fakat alınan kararları itibariyle Ulusal nitelik kazanan Erzurum Kongresini alınan kararlarıyla değerlendireceğiz.
Kongre, bölgesel çalışan Vilayet-i Şarkiyye Osmaniyye Milliye Cemiyeti ile Trabzon Müdafa-i Hukuku Milliye Cemiyetinin ortak çalışmalarıyla 23 Temmuz 1919’da toplanmış ve 14 gün sürmüştür. Başkanlığını Mustafa Kemal Paşanın yaptığı kongreye 5 vilayetten 56 delege katıldı.( 2 Van, 3 Bitlis, 10 Sivas, 17 Trabzon, 24 Erzurum.)
Şu kararlar alınmıştır.
1. Vatan bir bütündür bölünemez. (Bu madde ile sadece Doğu Anadolunun Ermenilerden değil tüm yurdun bütün işgalcilerden kurtarılacağı belirtiliyordu. Kongre bu madde ile Ulusal bir karekter kazanıyordu.)
2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı, millet hep birlikte direniş ve savunmaya geçecektir. (Mustafa Kemal Paşa,mu hususla Yurdun esaretten halkla beraber topyekün bir mücadele ile kurtarılacağı vurgulanıyordu.)
3. Doğu illerinin ve bütün vatanın bağımsızlığı, Osmanlı Hükümet tarafından sağlanamazsa, geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet milli bir kongre tarafından seçilecek, kongre toplanmışsa seçimi Temsil Heyeti yapacaktır.( artık Osmanlı Hükümeti teslimiyetçi olduğu, Anadolu’yu temsil gücünün kalmadığı, İstiklal mücadelesi Temsil Heyeti tarafından yürütüleceği vurgulanıyordu.)
4. Milli kuvvetleri (Kuva-yi Milliyeyi) etkili, milli iradeyi hakim kılmak esastır.( Bu maddeyle, hem halkın direnişi artırılmaya çalışılıyor hem de ileride kurulacak Cumhuriyet idaresinin ilk söylemini oluşturuyordu.
5. Hrıstiyan unsurlara (azınlıklara) siyasi hakimiyetimizi ve sosyal dengemizi bozucu haklar ve ayrıcalıklar verilemez. Ancak bu vatandaşların can, mal ve ırzları her türlü saldırıdan korunacaktır. ( Kapitülasyonlara ilk kez resmen karşı geliniyor. Azınlık hareketleri sonucunda yıkılan bir İmparatorluğun yaşadıklarını yaşamamak için alınan en büyük önlemdir.)
6. Manda ve himaye kabul olunamaz.( Her alanda Tam bağımsız, Hürriyetini elinde bulunduran bir Türkiye vurgusu yapılmıştır.)
7. Milli Meclis derhal toplanmalı, hükümetin çalışmaları meclis denetimi altına girmelidir.( Bu madde ile Egemen bir Türkiye’nin halk iradesiyle yönetilen bir Türkiye’nin vurgusu yapılmıştır.)
Kongrede alınan kararların önemine baktığımızda;
a. Mandanın ve himayenin reddedilmesi, ilk kez ulusal bağımsızlığın koşulsuz olarak gerçekleştirilmesine karar verildiğini gösteriyor.
b. İlk kez milli sınırlardan bahsedilmiş ve Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalandığı anda Türk vatanı olan topraklarının parçalanamayacağı açıklanmıştır.
c. İlk amaçlı Toplanış şekli bakımından bölgesel olmasına karşın aldığı kararlar bakımından milli bir kongredir.
d. Erzurum Kongresi Sivas kongresine bir ön hazırlık çalışması niteliğindedir.
e. İlk kez başkanlığını Mustafa Kemal'in yaptığı dokuz kişilik bir Temsil Heyeti oluşturuldu. Bu Temsil Heyeti bir hükümet gibi görev yapacaktır. (Temsil Heyeti'nin görevi TBMM'nin açılmasına kadar devam edecektir.)
f. Erzurum Kongresinin bir önemi de Batı Anadolu'da Yunan kuvvetlerine karşı mücadele eden Kuva-yi Milliye üzerinde büyük moral etkisi yaptı.
g. Erzurum Kongresi Mustafa Kemal'in sivil olarak görev aldığı ilk yerdir. Bölgesel bir kongredir.

Kongre kararları alındıktan sonra İstanbul Hükümetinin en büyük tepkisi Mustafa Kemal Paşayı tutuklatma emrinin çıkarılmasıydı. İtilaf devletlerinin, mahiyeti ve etkisi büyük olan bir liderin Anadolu’da var olmasından, çalışmalarından istedikleri gibi Mondros mütareke şartları mucibince hareket edemediklerinden ötürü rahatsızlardır.
Son Osmanlı Mebusan Meclisinde kabul edilecek olan Misak-ı Milli bağımsızlık kararlarının ruhunu oluşturan Erzurum Kongresi kararları şunu göstermiştir ki : Artık Anadolu da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Hiç bir işgal kabul olunmayacak. Mondros Mütarekesi İmzalandığında İşgal edilmemiş olan topraklar milli sınırlardır.1071 Malazgirt zaferinden beri var olduğumuz bu coğrafya ebediyette kadar Türk coğrafyası kalacaktır.
Velhasıl itilaf devletleri Kurtuluş Savaşı sonunda imzaladıkları Mudanya Ateşkesi ve Lozan Barış Antlaşması ile bu gerçekliği kabul etmiş oluyorlardı…


Kaynak: Müfit YAKUT (Tarih Öğretmeni)